Horasan’da Hububat Kıtlığı (Tarih-i Utbî)
Horasan’da Hububat Kıtlığı
(H.401
yılının /M. 1010-1011yılının) kışında umumen (genellik) Horasan
beldelerine ve hususen (özellikle) Nişabûr’da korkunç bir kuraklık ve kıtlık
hadis oldu, bir bela nazil oldu. O belanın sertliğini ve sıkıntının azabını
anlatmaya konuşanın takati yetmez. Yiyecek bulamadığı için kimsenin kuvveti
kalmamıştı. Yüreğin tanesi narın tanesi gibi derisinden yiyordu. Hayvanların
vücudunda zahir olan tenyaları (kurtları) çekim güçleriyle içeriye
çekiyorlardı. Çiçeksi yüzler pejmürde oldular. Güzel çehreler tazeliğini hazan
yaprağı gibi döktüler. Bahıl ve hasislerin gözleri tuvalet kuyularına düştü.
Şiirin dudaklar pejmürde oldu. Güzel şarkıcıların şarkıları kırmızı dillerden
ve konuşan tar ve tellerden ayrıldı. Dür (inci) sıfatlı dişler batından
(içerinden) çıkan yanık tüflemelerinden dolayı sarardı. Güzel kokulu ağızlar
açılık şulesinin yanığından, göğe huluf kokusunu (oruçlu ağzın kokusu) yetiştirdi. Canlar, cisimdeki menzillerinin
vahşetinden dolayı kendi merkezlerine geri gittiler (cisimlerden çıkıp gitti).
Buğday tanesinin kıymeti inci tanesinin kıymetini geçti. Göğün sümbülesi
(başağı) yerin sümbülesine haset etti. Stokçu ve muhtekirlerin ambarları Musa’nın
annesinin kalbi gibi fariğ ve boş oldu (rahat oldu). Nimet dağıtanların
karınları davulun karnı gibi hali oldu. Ekmekten nişan ve eser kalmadı. İşin
sonu o derece ilerledi ki; Nişabûr’un
limanında yaklaşık yüz bin kişi helak oldu. Kimse onları yıkamaya, gusül
vermeye ve defnetmeye yetişemiyordu. Hepsini üstlerindeki elbiseleriyle toprağa
veriliyorlardı. Kadın, erkek, genç ve yaşlı ekmek ekmek diye feryat ediyorlar
ve yerlerinde ölüyorlardı. Bazıları beslendikleri otlar, sebzelerle az kalan
takatlerini ve kuvvetlerini koruyorlardı. Sonunda ekin ve otlardan da ümitler
kesildi, çünkü artık bu yüz de çehresine hicabını çekmişti. Müstemendler ve
fakirler çöplüklerden kemikleri toplayıp, iyici ufalayıp gıda yapıyorlardı.
Eğer bir kasap bir hayvan keserse fukara onun kanını taksim etmesi içi eziyet
ediyorlardı. Çünkü o kan ile açlık ateşlerini teskin ederler ve kuvvetlerini muhafaza etmeye
çalışırlardı. Fakat bu necasetten yiyen herkes bir yere düşer ve can verirdi.
Utbî şöyle nakletmiştir: O eyyamda insanlardan bir toplumu gördüm, tezeklerin içinden hububat tanesi arıyorlardı, fakat o tezeklerin içinde bir tane hububatın bile olması mümkün ve mutasavver olamazdı. Çünkü şeref nefsi ve izzeti zatı olan insanlar bir tane hububat bulamazken hayvanlar nasıl bulabilirlerdi ki.? Bu mihnetin şiddeti o kadar ilerledi ki anneler çocuklarını yiyordu. Takva sahibi ve temiz kişiler pazarın etinden ve yağından nefret ediyorlar ve korunuyorlardı. Çünkü pek çoğu insan bedenlerini pişirip pazarlarda satıyorlardı. [201] Bir toplumu bu sebepten dolayı tutukladılar ve gerçekten de onların evlerinden insan kemikleri buldular. Herkesi ölüme götürdü. Bu mihnetin kökü kesilmiyordu. Hayvanlardan köpek ve kedi gibi hayvanlar hiç kalmadı. Şehrin ortasından çıkıp uzak mahallelere gitmeye ve oralardan geçmeye kimsenin cesareti yoktu, meğer silahlı ve toplu olarak oralardan geçebilirlerdi.
Hadis
imamlarından bir danişment (alim) kişi, İmam Ebu’l-Tayyib Sehl b. Muhammed b.
Süleyman Sa’lûkî’nin[1]
(امام ابوالطیب سهل بن محمد بن سلیمان صعلوکی) huzuruna gitti. İmam Ebu’l Tayib sordu: Bir müddetten beri bize gelmekten
geri durdun ve başka tarafa mı gittin, bu defa gelmenin mucibi ve sebebi
nedir.? Danişment “Benim hikâyem garaip hikâyelerden bir hikâye ve acayip
hallerden bir haldır. Eğer Şeyh duymak
için itibar gösterir ve
duyma şerefini bana verirse hikâye (rivayet) edeceğim. Allah teala bana fazl-i
azim ve suni kerim bahşetti ve benim canımı ölüm girdabından kurtardı”
dedi. Şeyh “ Bu hikâyeyi anlatabilir misin”dedi. Danişment “ Bir gece
filen yoldan geçiyordum, ansızın bir kement tasması boynuma düştü, tasmayı
peyderpey çekerek boğazımı sıktı. Boğazımı o kadar sıktı ki hatta nefesim bile
kesildi. Boğulmamak için tasmanın çekildiği tarafa koşarak gidiyordum. Sonunda
beni yoldan bir kenara çekti. Ansızın bir evden bir a’cuze (yaşlı bir kadın)
koşarak çıktı ve diziyleriyle benim testislerime (er bezlerime) vurmaya
başladı. Ben o darbelerden sonra bayılmışım. Ondan sonra ki durumlardan hiç bir
haberim olmamış. Sonra yüzüme serpilen soğuk suyun tesiriyle ayıldım. Etrafımda
oturmuş bir toplum gördüm, onlar bana iltifat ediyorlardı. Beni avutuyorlar ve iyiliklerde
bulunuyorlardı. Hadisenin üzerine perde çekip gizlemeye çalışıyorlardı. Durumun
karinesinden (belirtisinden) bana malum oldu ki; kadın beni kenara çektiği sırada bunlar da ( o yoldan geçip) mesken ve
mekânlarına gidiyorlarmış. Beni öldürmek için peçesini bileyen o kirli kişi, bu
toplumu görünce, korkudan beni o halde
bırakıp kaçmış. Biraz nefes alıp kendime gelince evime gittim. Ben bu hadisenin
korkusundan dolayı yirmi gün boyunca yataktan kalkamadan yattım. Sonunda Allah
Teâlâ bana kerem etti ve bu hastalığın elemi ve acısı zail oldu. Yatmanın eseri
bitip sıhhatime kavuşunca, sahur vaktinde farz namazını eda etmek için mescide
gittim. Ezan vakti geldiğinde, daha önceleri yaptığım gibi, ezan merasimini
kaim etmek için (ezan okumak için) minareye çıktım. Ansızın bir kement benim tarafıma gönderildi
ve maksadı benim boğazım idi. Fakat o sırada Allah Teâlâ’nın lütfü keremi
yetişti ve o mihneti benden uzak tuttu. Sarığım canıma kalkan oldu. Sarığım
kemende (ilişip) kaldı. Ezan okunacak yerden aşağıya koştum ve feryat ettim. Ondan sonra bu
fitnenin müddeti ve o mihnetin eyyamı bitmeyince kadar gün ağarmadan evimden
dışarı çıkmayacağıma dair kendime söz verip nezrettim. Gün batıp gece gelmeden
önce çocuklarımın başında hazır oluyorum. Hizmetten men eden ve hazır olmaktan
alıkoyan durum anlattığım bu hikâye idi” dedi. Hazirun bu musibetin
belasından, bu şeni ve çirkin hadiseden
dolayı taaccüp ettiler. Allah Teâlâ’dan afiyet dilediler ve onun inayetinin
sığınağına kaçtılar.
Ustad Ebu Sa’id Abdu’l-Melik b. Osamn Vai’z (استاد ابو
سعید عبدالملک بن عثمان واعظ),
Nişâbû’un salih imamlarından ve halkın maslahatını uhdesine almış bir kişiydi idi.
“O mihnetli eyyamın bir gününde, kefen etmem ve defnetmem için şehrin yollarından
dört yüz ölüyü darü’l-merza (hastaneye) naklettirdim. Akşam namazında, daima
benim sarayımda ikamet eden fırıncı huzuruma gelip dedi: Bugün dükkânımda dört
yüz men (okka) ekmek baki kaldı ve kimse satın almadı. Ben kuvvet bulmak ve
erzak için imkân vakit (var olduğu halde ölenlerin) duruma taaccüp ettim. Çünkü
eğer Allah Teâlâ bir kavmin ölüm mektubunu göndermişse ve hüküm buyurmuşsa onun
hükmüne mani ve kazasına dafi yoktur”dedi.
Asrın
fazılları bu hububat kıtlığının beyanı için pek çok manzumeler söylemişlerdir.
Ebu Muhammed Abdü’l-Kanî[2]
(ابومحمد عبدالکانی) şöyle diyor. Şiir:
لِحاجةٍ
او غيرِ حاجَة
|
لاتَخرجنَّ
مِن البیوتِ
|
مُوثِقًا
مِن رتاجَه
|
والبابَ
أغلِقه ُ عليك
|
فَيَطبَخوكَ
بِشُور باجَه[3]
|
ولايَقْتَنِصْكَ
الجائعونَ
|
Sultan
bu eyyamda memleketin tüm beldelerindeki amil ve mutemetlerine buyruk
gönderilmesini ferman etti. Fakirlere ve miskinlere sarf etsinler diye, hububat
ambarlarını açmalarını ve hububatları dışarı dökmelerini konusunda ferman
verdi. Onların canlarını ölümün peçesinden ve dişsiz orağın ipinden alıkoydu. O
yıl bu minval üzere geçti. (H.402 yılının /M. 1011-1012 yılının) hububatı
yetişti, kıtlık mihnetinin ateşi söndü ve o durumun şiddeti ortadan kalktı. Allah Teâlâ yağmur rahmetini gönderdi.
Ekinlerin büyümesi ve otların bereketi eski zamana geri döndü. مَا
يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَاۚ وَمَا يُمْسِكْۙ
فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهٖؕ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ (Allah’ın insanlar için açtığı rahmeti
kısabilecek yoktur, O’nun kıstığını da O’ndan başkası açamaz. O mutlak izzet ve
derin hikmet sahibidir.)[4]
[1] Fakif Ebu’l-Teyyib Sehl b. Muhammed (فقیه ابوالطیب سهل بن محمد ), (Kitab-i Fevaid’in sahibi), ilim ehlinin şeyhi, Nişabûr’un
müftüsü ve Horasan’ın imamıydı. O (H.402 yılında /M. 1011-1012 yılında ) vefat
etti. Babası Ebu Sehl Muhammed b. Süleyman b. Muhammed el- A’clî (ابوسهل محمد بن سلیمان بن محمد العجلی ) fakih, müfessir, mütekellim (konuşmacı),edip ve şair idi.
Sahib b. İbad (صاحب بن عباد) diyordu: ابوسهل الصعلوکی لا نری
مثله و لایری مثل نفسه
[2] Ebu Muhammed Abdü’l-Kanî
el-Zûzenî (ابومحمد
عبدالکانی الزوزنی ): Zûzen
ediplerinden biriydi. O zarif ve hafif ruhlu bir şair idi. Onun şiirleri şiveli
ve tuzlu (lezzetli) idi.
[3]
Hacetin için veya başka bir şey için evden dışarı çıkma, kapını yüzüne kapat ve
öyle kapat ki; muhkem kapanmış olsun, çünkü seni açlar avlamasınlar ve çorbada
pişirmesinler. El-Utbî.a.g.e.s.305.
[4]
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/F%C3%A2t%C4%B1r-suresi/3661/1-4-ayet-tefsiri
Tarih: 11.02.2022 saat 03:06

Hiç yorum yok